yansımalar, yanılsamalar, gölgeler, suretler...

Ben O Değilim ( I’m Not Him) Film İncelemesi;

-

Birlikte tüketiniz;

KİMLİK ARAYIŞINDA “BAŞKASININ AYAKKABILARINI GİYMEK”

Tayfun Pirselimoğlu tarafından yazılıp yönetilen 2014 yılı yapımı filmde, şehirde bir restoran mutfağında çalışarak hayatını sürdüren Nihat’ın yalnızlığı; yaşamında kendine bir kimlik edinmek için bir başkasına dönüşme hikayesi anlatılır.

Baş rollerinde Ercan Kesal ve Maryam Zaree’nin yer aldığı film, 33. İstanbul Film Festivali’nde Yılın En İyi Türk Filmi ödülüne layık görülmüştür.

Açılış sahnesinde Nihat’ı yatağından kalkıp aynaya bakarken görürüz. Ancak Nihat, aynanın önünden geçip gittiği halde yansıması hala aynanın üzerinde durmaktadır. Bu, karakterdeki yokluğu ve eksikliği ortaya koyan ilk plandır. Film boyunca ayna motifi, ideal benliği ile benliği arasında sıkışıp kalmış bir ruh halini betimlemek için kullanılır. Lacan’ın belirttiği gibi ayna metaforu, olmak istediğine yöneltilen bir bakıştır. (McGowan, Kunkle, 2014)

 

 

 

Ardından Nihat’ın tekdüze ve yalnız hayatına dair sahneler görürüz. İş yerinde patates soyar, molalarında arkadaşlarıyla sigara içer. Akşam evinde tek başına yemek yerken televizyon seyreder. Bu sırada işe yeni başlamış olan kadının bakışlarını fark eder. O akşam  evinde kendini tatmin etmeye hazırlanırken, arkadaşlarından aldığı bir telefonla günlük rutininin dışına çıkar ve bir kadınla arabada para karşılığı seks yapmak için dışarıya çıkar. Ancak polislerin baskını sonucunda arkadaşları gibi kaçamaz ve kendisini nezarethanede bulur. Nezarethanede onun dışında biri daha vardır. Nihat, sürekli ayakkabısıyla demir parmaklıklara vurarak gürültü çıkaran bu kişinin polis tarafından tartaklanmasına şahitlik eder. Bu sırada Nihat’ın kimliğinin nasıl kaygan bir zeminde durduğunu görürüz. Polis gittikten sonra adama yaklaşarak, tıpkı polis gibi adamı tekmeler. Sanki Nihat’ın kendini ortaya koyma yöntemi başkalarını taklitten geçmektedir. Aynı zamanda bu, fırsatını bulduğunda iktidarı eline geçirmeye çalışan, silik ve korkak bir karakter olduğunun da ifadesidir.

Ardından uykusundan uyanan Nihat, adamın ayakkabısını eline alarak giyecekmiş gibi bakar. Nihat’ın uyurken bazı olayları kaçırdığını, filmde birkaç yerde daha görürüz. Başkasının ayakkabısını giymek de filmde birkaç kez tekrar edecek olan motiflerden biridir. Ayna evresinde fark edilen eksiklik ve tamamlanma arzusu, Nihat için “herhangi biri olma” arzusuna dönüşmüştür.

İş arkadaşı Ayşe’nin yemek daveti üzerine onun evine gider. Birlikte televizyon izledikleri sırada Ayşe, oyuncuları kast ederek “sahte bunlar, rol yapıyorlar.” der. Aslında Nihat da Ayşe de rol yapmaktadır. Ayşe’nin kocasının hapiste olmasından boşta kalan koca rolü, Nihat tarafından oynanmaya başlanır. Ayşe “ona çok benziyorsun, kocama.” diyerek kendi tamamlanma arzusu söylemiş olur. Nihat, evde gördüğü fotoğrafa baktığında fark eder ki sahiden de Necip’e çok benziyordur. Bir süre sonra birlikte yaşamaya başlarlar. Necip’in ayakkabılarını giyme, onun gözlüğünü takma ve onun kıyafetlerini giyme gibi adımlarla giderek ona dönüşür. En son adımlardan biri Ayşe’nin, Necip’in arabasının anahtarını ona vermesi olur. “Anahtar artık başka bir kimliğe dönüşmenin anahtarı olur.” (Çitoğlu, 2019)

Ayna motifi tekrarlandığında işte bunu düşünürüz. Sakallarını tıpkı Necip gibi keserken, aynanın üç farklı açıyla Nihat’ın yüzünü gösterdiğini görürüz. Bu da onun bölünmüşlüğüne işaret eder. Olmak istediği, olduğu ve olmaya çalıştığı farklı benlikler bir arada… Sakallarını kestiğinde ise artık dönüşüm tamamlanmış olur.

Yönetmen röportajlarında “bir başkasının ayakkabılarını giyme” metaforunun, Batı kültüründe var olan, biriyle empati yapma anlamına gelen deyimden etkilenerek kullandığını ifade etmiştir. Film bağlamında birinin ayakkabılarını giymek, onun kimliğini üstlenmeye giden yoldur.

Ayşe, arabayı Nihat’a verdikten sonra, suyla olan travmatik geçmişine rağmen denize gitme isteğinden bahseder. Evde mayosunu giyerek oturur ve Nihat’tan da aynısını yapmasını ister. Mayolarıyla ile salonunda otururlarken televizyonda su altı belgeseli izliyor olmaları filmdeki absürt dokunuşlardan biridir. Denize gittikleri sahnede, filmdeki bazı kritik anlarda Nihat’ın uyuyor olması durumu yeniden tekrarlanır. Sandalda uyuyakalan Nihat, gözlerini açtığında Ayşe’yi bulamaz. Ardından polisler onun sahile vurmuş olan cesedini bulurlar. Bu uyuyakalma durumu, olayların neden-sonuç ilişkisi dahilinde açıklanmasını engelleyerek, filme Lynchvari bir dokunuş katar. Bu durum filmin ikinci yarısında kendini iyice hissettirir. Bu defa Necip tıpkı Ayşe’ye benzeyen Asiye’yi görür. Ve onunla birlikte yaşamaya başlar. Hayat kadını olan Asiye’ye restoranda iş bulurlar ve böylece Ayşe’ye olan benzerliği giderek artar. Filmde tekrarlanan motiflerden biri olan suda boğulma, bir kez daha yinelenir. Ayşe’nin mayosunu giyen Asiye, Necip tarafından muslukta boğularak tartaklanır. Bu yinelemeler neyin gerçek, neyin düşsel olduğunu muğlaklaştırır. Necip mi Nihat’ın düşüdür? Yoksa Asiye mi Ayşe’nin?

Filmde fiziksel görünüş ve isimler; kimliğin pek azını oluşturur. Otantikleşmemiş birbirine benzeyen karakterler, asıl olanın karşılanmayan arzular olduğunu ortaya koyar. Önemli olan tamamlanma arzusu, herhangi biri olma arzusudur. İlerlemenin olmayışı, karakterlerin biteviye bir döngü içerisinde, kendilerini benzer durumlar içerisinde bulmaları Pirselimoğlu’nun pek çok filminde kendisini hissettiren tekerrür izleğinin sonucudur. Döngü tamamlanır, Ben O Değilim başladığı şekilde nezarethanede biter.

Pirselimoğlu varoluşçu felsefenin etkisinde filmlerinde hissettiren yönetmenlerden biridir. Özellikle karakterlerin, otantik birer birey olmaktan uzak olmaları ve çevrelerine adapte olamamaları sıklıkla karşımıza çıkar. Ayrıca karakterlerin mekanlarla olan ilişkisi de bu düşünceyi destekler niteliktedir. Kişisel alanlar olan evler dahi kimliksiz hissettirecek şekilde döşenmiştir. Bu Marc Auge’ın yok-yer kavramını akla getirir. Ona göre: “bir yer, kimlikleyici, ilişkisel ve tarihsel olarak tanımlanabilirse, kimlikleyici olarak da, ilişkisel olarak da, tarihsel olarak da tanımlanamayan bir mekân, bir yok-yeri tanımlayacaktır” (Auge, 2016: 76). Sıradan ve çok az eşya ile gördüğümüz evler, tıpkı diğer “yok-yer”ler gibi birbirinin aynısıdır.  Pirselimoğlu; oteller, otogarlar, vapurlar, benzin istasyonları gibi yok-yerleri sıklıkla mekan olarak kullanmaktadır. Ayşe’nin ölümü sonrasında Nihat’ı İzmir’de otelde yaşamaya başlamış şekilde görürüz. Necip’in arkadaşları onu Necip zannederek vapurda ona bir iş bile bulurlar. Filmdeki tüm karakterler sıkışmışlık içinde konumlanırlar. Bu çerçevelemeye de yansır.

Nihat’a “Evli misin?” sorusu pek çok kez farklı karakterler tarafından yöneltilir. Bu yargılayan ve kısıtlayan bakışa, vapurdaki bu çerçeveleme de eşlik eder.

Yalnızca Nihat değil aslında tüm karakterler yalnızlık içindedir. Kadrajlar karakterlerin bu durumunu destekler. Karakterler, özdeşim kurulamayacak kadar mimiksiz ve mesafelidir. Kameranın da hiç yakın plan kullanmaması bu özdeşimi engellemek içindir. Dar iç mekan kullanımları fazladır ve kameranın çoğunlukla sabit kullanıldığını görürüz. Karakterler sanki o mekanda hapsedilmiş gibi çerçevelenir. Loş ve solgun renkler mekanlara eşlik eder. “Bu insanlar için kaldıkları yerin bir önemi yoktur. İçlerindeki yalnızlık, bir yere ait hissetmeme, benlik kaybı, cinsel arzular, arayış içinde olmanın verdiği ızdırap onları bu hücre görünümlü odalara hapsetmiştir.” (Çitoğlu, 2019) Bu mekanlarda televizyon da bir yalnızlık motifi haline gelir. Evlerde, otel lobisinde hiç kimse izlemese de açık duran bir televizyon vardır. Nihat ve Ayşe koltukta otururken konuşmadan yalnızca televizyon seyrederler. Yan yana olsalar da birbirlerindeki “eksikliği” tamamlayamazlar, hala yalnız ve mutsuzdurlar.

Yazan:Fatma Şahin, https://www.instagram.com/fatmas7/

 

Paylaş

Son Yazılar

POPÜLER KATEGORİLER

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here