yansımalar, yanılsamalar, gölgeler, suretler...

Angelopoulous sineması üzerine;

-

Birlikte tüketiniz;

“Benim saplantılarım bir müzik gösterisindeki orkestranın enstrümanları gibi girip çıkarlar filmlerimde; girerler, çıkarlar, bir müddet sessiz kalırlar, ta ki sonra tekrar belirene kadar. Saplantılarımızla hareket etmek konusunda lanetlenmişizdir. Aslında tek bir film yaparız. Tek bir kitap yazarız.”

Angelopoulos, Yunanistan’ın yakın dönem tarihine bakışı ve sanatçı duyarlılığıyla yansıttığı politik duruşuyla auteur kelimesini hak eden yönetmenlerden biri olmuştur. Kendisinin de söylediği gibi “aslında tek bir şey anlatırız.” Bu nedenle filmlerinde karşılaştığımız temalar: sürgün olmak, sınırlar, göç, yolculuklar ve bunların altında yatan “arayış” kavramıdır.

Yönetmenin bu temalara olan yakınlığı, çocukluğunun 2. Dünya Savaşı’na rastlamasıyla anlaşılabilir. Filmlerinde savaştan sonra giderek dağılan ve birbiri ardına göçlerle kendi kimliğinden uzaklaşan Yunanistan’ın izdüşümünü görürüz.

Ulis’in Bakışı (To Vlemma tou Odyssea,1995)     

“Tanrının yarattığı ilk şey yolculuktur; bunu şüphe takip eder ve sıla hasreti.”
Yorgos Seferis

 

Yönetmenin; ülkesinin tarihinde tanık oldukları kadar, kişisel tarihinden de esinlendiğini ve otobiyografik ögeler kullanmaktan çekinmediğini söyleyebiliriz. Bu açıdan baba kavramı, onun sinemasında en az arayış kadar önem kazanır. Angelopoulos’un babası Spiros, savaşın ardından tutuklanıp sürgüne yollanmıştır. Henüz küçük bir çocuk olan ve babasının sürgüne gittiğinden habersiz olan Angelopoulos, annesiyle birlikte sokaklarda saatlerce yürüyerek babasını aramış. İşte bu arayış ve amaçsız yürüyüş, Angelopoulos’ın alametifarikalarından birine dönüşmüştür. Karakterlerin, sokaklarda adeta ne aradığını bilmiyormuşçasına, amaçsızca uzun uzun yürüdüğü sahnelerle karşılaşırız.

 

Filmlerinin belirgin bir sonu yoktur, her son aslında bir diğer filmin başlangıcıdır. Yönetmenin sinemasındaki elips anlatım yöntemi, onun sinemasının vazgeçilmez yapı taşlarından biri olan plansekanslarıyla, zamanı ve mekanı birbiri içerisinde eritir. Angelopoulos sinemasında rüyalar, geçmiş ve şimdi aynı oda içerisinde yaşayabilir. Böylece daha katmanlı, bütüncül ve aynı zamanda masalsı bir anlatım biçimi ortaya koyar. Costa Gavras ve Francesco Rosi gibi politik sinemanın önemli figürleri olan yönetmenlerden biçimsel olarak kendisini ayırır.

 

Kitara’ya Yolculuk filmi, ilk dikkat çektiği filmdir. Yönetmen ilk dönemini: “Batı Avrupa’daki genel ideolojik çalkantı dönemine denk düşen tarihsel ve siyasal filmler zamanı” olarak tanımlar. İkinci döneminde ise tarihsel arka planı koruyarak, karakterleri ve bireysel yalnızlığı öne çıkarır. Sessizlik Üçlemesi diyeceği ve “tarihin sessizliği” ile isimlendireceği üçlemesinin ilk filmi olan Kitara’ya Yolculuk, komünizmle birlikte dünyanın değişebileceğine dair inanç taşıyan bir kuşağın ideallerinin peşinden giderek sonrasında hayal kırıklığına uğramasının hüzünlü bir izdüşümüdür. Bu hayal kırıklığını Ulis’in Bakışı (To Vlemma tou Odyssea,1995) filminin meşhur sahnesinde; nehir boyunca ilerlemekte olan kırık Lenin heykeliyle vedalaşan insanların yüzlerinde de görürüz. Bu bağlamda filmlerindeki kayıp baba figürünün arkasında, otoritenin yoksunluğu ve politik hayal kırıklıkları olduğunu da okuyabiliriz. Benzer şekilde karakterlerin, rüyalarında babalarını gördüklerinden bahsetmesiyle karşılaşırız. Bu, özlem duyulan yurt, vatan ya da eski mutlu günlere olan özlem anlamına gelir.

 

Ulis’in Bakışı (To Vlemma tou Odyssea,1995)

 

Kitara’ya Yolculuk, aynı zamanda Angelopoulos sinemasının en önemli teması olan “ev arayışı” kavramıyla ilk karşılaştığımız filmdir. Daha sonra Puslu Manzaralar (Topio stin Omichli, 1988) filminde, iki çocuğun Almanya’daki babalarını bulmak için yolculuğa çıktığını görürüz. Aslında bu iki çocuğun babalarını arayışı Angelopoulos’un kendi içsel yolculuğunun metaforudur. Benzer şekilde üçlemenin sonraki filmi Ulis’in Bakışı (To Vlemma tou Odyssea, 1995)’ndaki karakterimiz yönetmen A., Manaki Kardeşler’e ait kayıp film bobinlerini bulmaktan ziyade aslında kendini ve “yurdunu” aramaktadır.

 

Göçmen sorununun anlatıda öne çıktığı üçüncü döneminde, yönetmen ev arayışını ve kimlik sorununu genele yayarak, Avrupa’daki duruma gönderme yapar. Sonsuzluk ve Bir Gün (Mia Aioniotita kai mia Mera, 1998) filminde, hayatını yazmaya adamış ve yaşamının elinden kayıp gittiğinin farkına varamayan yalnız ve hüzünlü bir şairin son gününe tanıklık ederiz. Film Alexander’ın verandada uyurken çocukluğuna dair gördüğü bir rüya ile başlar. İki çocuk arasında geçen konuşmada biri “zaman nedir?” diye sorar. Diğeri: “Zaman bir çocukmuş… Deniz kenarında deniz kabuklarıyla oynayan.” diye yanıtlar. Yönetmen, zamanın göreliliği ve onu algılayışımızın öznelliğine vurgu yapar.

Göç ve sınır izlekleriyle; geçmiş, pişmanlıklar ve geçen zamana yönelten melankoli birleşir. Aynı zamanda 20. yüzyılın yalnızlığı, Alexander’ın çektiği acıların temelini oluşturur. Eşini yıllar önce kaybeden şair, yıllardır yalnızdır ve eşini özlemektedir. Annesiyle konuştuğu sahne bu yalnızlığı en çok hissettiğimiz sahnedir: “Neden sadece kendi ayak seslerimi duydum evin içinde? Neden? Söyle bana anne… İnsan neden bilmez nasıl seveceğini?”

Sonsuzluk ve Bir Gün (Mia Aioniotita kai mia Mera, 1998)

Zamanı ve mekanı kendine has bir yöntemle birleştiren Angelopoulos’un, üslubunun karakteristik görsel özelliği “hareket eden çekim”dir. Kesilmemiş ve uzun planlarla kahraman, adeta kamera gibi mekan ve zamanın içerisinden akarak geçer. Kayan kamera hareketlerine eşlik eden kusursuz kompozisyonlar ve müziğin muhteşem kullanımı izleyicilerin seyir zevkini katlayan üslubunun parçaları olurlar. Özellikle Eleni Karaindrou’nun Sonsuzluk ve Bir Gün filmi için yaptığı, her biri birer efsaneye dönüşen ve sahnelerle beraber ikonikleşen müziklerinden bahsetmeden, Angelopoulos sinemasından da bahsetmiş sayılamayız.

Filmde, göç eden insanlar Angelopoulos’un kadrajına, sanki hala vatanları ile göç ettikleri yer arasındaki sınırda asılı kalmış gibi resmedilirler. Böylece yurtsuzluğun en katıksız halini yansıtırlar.

 

 

Ağlayan Çayır (To Livadi pou dakryzei), 2004

Sonsuzluk ve Bir Gün (Mia Aioniotita kai mia Mera, 1998)

Ağlayan Çayır (To Livadi pou dakryzei), 2004

Ağlayan Çayır (To Livadi pou dakryzei), 2004

Sonsuzluk ve Bir Gün filminin en ilginç sahnelerinden biri hayalle gerçeğin iç içe geçtiği bu otobüs sahnesidir. Önce genç bir protestocu, elinde bir kırmızı bayrakla otobüse biner ve ardından uyumaya başlar. Bu sosyalizmin hareketsizliğini simgeler. Ardından yolculuk; edebiyat, aşk ve müziğin katılımıyla bir hayat metaforuna dönüşür.

Yazan; Fatma Şahin, https://www.instagram.com/fatmas7/

Paylaş

Son Yazılar

POPÜLER KATEGORİLER

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here